Sergileriyle insanlığa hizmet ediyor

Gazeteci-yazar, fotoğrafçı Uğur Oral 15. kişisel fotoğraf sergisi, “Rengarenk”i tamamladı. Sergiden izlenimlerini gazetemize anlatan Oral, satıştan elde edilen tüm gelirin kız öğrencilere burs olarak verileceğini söyledi

Sergileriyle insanlığa hizmet ediyor

ONURHAN ALPAGUT-ÖZEL RÖPORTAJ

Tüm sergilerini yardım amaçlı olarak açmasıyla tanınan gazeteci-yazar Uğur Oral Karşıyaka Soroptimist Kulübü’nün organizasyonuyla, tüm geliri kız öğrencilere burs olarak verilecek 15. kişisel fotoğraf sergisi olan “Rengarenk”i İstanbullu sanatseverlerle buluşturdu. Açtığı fotoğraf sergilerini ‘insanlığa hizmet etmenin bir yolu’ olarak nitelendiren Oral, Atina’da zihinsel engelli Yunan çocuklarına yardım amaçlı çalışan AMİMONİ Vakfı için üç, Selanik’te ise meme kanseriyle savaşan AELİA Vakfı için bir sergi açtı. Oral, Türkiye’de de hayır kuruluşları yararına 10 ayrı sergiye imza attı. Özelde “Rengarenk”e, genelde ise yıllardır devam ettiği fotoğrafçılık serüvenine dair gazeteci-yazar Uğur Oral ile çok keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

“Rengarenk” nasıl ortaya çıktı, anlatır mısınız?

REKOR KIRDI

23-25 Kasım 2017 tarihlerinde, Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO) sergi salonunda “Tefekkür” isimli bir kişisel fotoğraf sergim vardı. Bundan önceki tüm diğer sergilerim gibi, bu sergim de hayır amaçlı organize edilmişti ve tüm geliri öğrenci bursu olarak kullanılacaktı. Gazetenizde de haber olarak yer aldığı üzere Tefekkür gerçek bir rekora imza attı. Sergide 81 fotoğraf vardı. Bazı fotoğraflara birden fazla talep gelmesi neticesinde 95 fotoğraf satıldı. Bu bağlamda Karşıyaka Soroptimist Kulübü’nün de bir sergi talebi vardı. Hatta Tefekkür’den önce açılacaktı bu sergi. Karşıyaka Soroptmist Kulübü önceden projelendirdiğimiz bu sergiyi İstanbul’da açıp açamayacağımızı sordu. Ben tüm sergilerimi hayır amaçlı açıyorum. Karşıyaka Soroptimist Kulübü Başkanı Sayın Şafak Bahşişoğlu ile konuştuğumda, ‘Buradan elde edilen geliri ne yapacaksınız?’ diye sordum. Şafak Hanım, ‘Kız öğrencilere burs olarak kullanacağız’ deyince, çok etkilendim. Çünkü kızların eğitim alması, sosyal hayata erkekler ile eşit donanımla ve olanaklarla başlaması benim de yürekten inandığım ve desteklediğim bir ideal. Bu amaca destek vermekten mutluluk duyacağımı söyledim ve Rengarenk için kolları sıvadık. İstanbul’da Balat’ta Soroptimist Kulübü’ne ait çok sevimli bir kültür evi var. O mekanda ‘kulüpler buluşması’ şeklinde bir etkinlik organize etmişler. Karşıyaka Soroptimist Kulübü de bu etkinliğe benim sergim ile katıldı. Sergide 45 fotoğraf yer aldı ki, bunların büyük bölümü daha önce sergilenmemiş fotoğraflardı.

KADINLARA İTHAFEN…

“Biraz farklı bir konsept denedik. Serginin ismini “Rengarenk” koyduk” dediniz neden “Rengarenk”?

Rengarenk’te aslında biraz da kadına vurgu var. Kadınlar da hayatın rengi. Ve her kadın kendi içinde rengarenk bir dünya taşıyor. Karşıyaka Soroptimist Kulübü de, biraz da 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kapsayan haftaya denk gelmesinden ötürü Rengarenk’i kadınlara ithaf etti. Ben de bundan onur duydum. Sergi afişlerinde, “Yaşamın rengi kadınlarımıza ithafen” ifadesi yer aldı. Tabii bu amaçla koleksiyona kadın unsurunun bulunduğu fotoğraflar da katıldı. Bu sergimde eski yerleşim yerlerinde çekilmiş birçok fotoğraflar yer aldı; Alaçatı, Foça, Seferihisar, Urla gibi. Bunun yanı sıra Atina’da çektiğim bazı fotoğraflar vardı. 3 Mart Cumartesi günü, çok büyük bir davetli kitlesinin katılımıyla başladı Rengarenk.

Rengarenk’e sanatseverlerin ilgisini nasıl buldunuz?

Son derece güzeldi. Türkiye’nin dört bir yanından gelen Soroptimist Kulübü üyesi katıldı. Açılışın ardından, ben Balat Kültür Evi’nden ayrılana kadar, davetlilerin yanı sıra birçok sanatseverin de sergiyi gezmeye geldiğini gördüm. Özellikle gençlerin ilgisi çok büyüktü. Fotoğraflar üzerine sohbet ettik ziyaretçilerle. Sergi bir hafta açık kaldı ve 10 Mart’ta son buldu. Ben açılışa katılıp akşamı İzmir’e döndüm ama öğrendiğim kadarıyla sergiye olan ilgi aynı yoğunlukta devam etmiş sonraki günlerde de. Rengarenk aracılığı ile inanıyorum kız öğrencilere burs fonuna tatminkar bir pay kalacak.

Kaç kız öğrenci burs imkanından faydalanacak? Sayı belli mi?

Tabii bu biraz da toplanacak rakamla bağlantılı. Kaldı ki etkinliğin o boyutu Karşıyaka Soroptimist Kulübü’nün kararı ve takdiridir, ben sadece eserlerimi verdim. Ama Karşıyaka Soroptimist Kulübü zaten düzenli olarak burs veriyor ve halihazırda zaten bursiyerleri var. Bu serginin geliri de burs fonuna eklenecek. Belki bir, iki çocuk daha fazla olur; sayıyı arttırır, ben de bundan mutluluk ve onur duyarım. Karşıyaka Soroptimist Kulübü kadın hakları konusunda son derece duyarlı bir dernek ve bu bağlamda çok değerli çalışmaları var. Daha evvel ben dernek üyelerine bir konferans vermiştim. Sayın Şafak Bahşişoğlu davet etmişti. İşbirliğimiz böyle başladı. Belki ileride Soroptimist Kulübü ile başka projelerimiz de olabilir. Hayır amaçlı, kadınlara destek amaçlı, ihtiyaç sahiplerine yardım sağlamayı hedefleyen her projede ben de canı gönülden varım. Açmış olduğum fotoğraf sergileri aracılığıyla insanlığa hizmet etmekten mutluluk ve onur duyuyorum.

Kadınlara destek amaçlı bir sergi açtınız. Peki, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ile alakalı neler söyleyebilirsiniz?

DEĞİŞMEK VE GELİŞMEK

Kadının günümüzdeki durumuna, karşı karşıya kaldığı sorunlara ve haksızlıklara dair aslında söylenecek çok şey var. Hele hele Türkiye ölçeğinde konuşursak, söylenecek çok daha fazla şey var. Bugün, maalesef Türkiye’de kadınlar hala hak ettiği konumda değil, bu hepimizin yüzleştiği, hepimizin içini acıtan bir sosyal gerçek. Ne iş yaşantısında, ne sosyal hayatta hala kadın olması gerektiği yerde değil. İlginç bir çelişki yaşanıyor Türkiye’de. Bundan 30-40 yıl evvel hatırlıyorum eğitim almak çok zordu. Üniversite okumak bir imtiyazdı. Koşullar çok daha zordu. Ama toplum daha saygılıydı, daha medeniydi. Bugün, eğitim almak artık çok kolaylaştı. Açık öğretim fakültesi var. Evinden bile üniversite okuyabiliyor gençler. Neredeyse her şehirde artık üniversite var. Ama gelin görün eğitim alma olanağı yükselirken, maalesef bu toplumsal erdemleri de aynı oranda yükseğe çıkartamıyor. Paradoksal bir durum bu! 30 yıl evvelki Türk toplumuyla bugünkü toplumu sorguladığımda birçok değerin erozyona uğradığını üzülerek görüyorum. “Eğitim şart” diyorlar ya sürekli bir buna farklı bir yorum getiriyorum ve “Nasıl bir eğitim?” diyorum. Eğitimin içeriği de an az yaygınlığı kadar hatta belki de daha bile önemli. Eğer biz okullarda sadece müfredatı öğretmekle, eğitim, öğretim vermiş olmayı başarmış kabul ediyorsak kendimizi, bence bu işin bir ayağı boşta kalıyor. Kaldı ki bu zaten eğitim olmuyor, sadece öğretim oluyor. Kadına yönelik yaşanan taciz, şiddet gibi ilkelliklerin altında işte hep bu eğitimsizliği, cahilliği görüyoruz. Kadınların bugün sosyal hayatta istedikleri yerde olamamalarının altında biraz da bu var. Maalesef kadının değeri, kadının önemi daha birey eğitilirken, çocuk yaşta bir şekilde aşılanabilmeli, öğretilebilmeli. Geçtiğimiz yıllarda kadınların sosyal yaşamın içerisinde daha çok yer alması gerektiğini söylerdik. Şimdi yine aynı şeyi söylüyoruz. Siyasette, parlamentoda, iş yaşamında kadının yeterli düzeyde temsil edilmediğini vurgulardık. Bugün de aynı şey geçerli. Ne yazık ki biz toplum olarak gelişmiyoruz, değişiyoruz. Gelişmek ayrı şey, değişmek ayrı şey. Değişmek kaçınılmazdır. Ama gelişmek, öne geçebilmek, ileri gidebilmek. Bugün, kadına uygulanan şiddet, bugün kadının arzulanan konuma ulaşamaması aslında bizim sosyal bilinçaltımızın dışa yansımasının sonucu. Atasözlerine bile baktığınızda sosyal bilinçaltında kadına bakış açısının nasıl olduğunu anlayabiliyorsunuz. Ama bu noktada, kadınların da daha fazla çaba sarf etmeleri gerekiyor. Bana kalırsa kadınların daha fazla mücadeleci olmaları lazım. Türkiye kadını seçme ve seçilme hakkını birçok Avrupa ülkesinden bile önce almış. Ama Avrupa’ya baktığın zaman kadınlar bu hakka sahip olmak için çok ciddi mücadeleler vermişler. Emek vermiş, çile çekmiş kadınlar bu hakka sahip olmak için… Türkiye ne mutlu ki Mustafa Kemal Atatürk gibi bir vizyoner lider çıkarabilmiş ve kadınlara bu hak daha erken verilmiş. Ama beraberinde kadınlar bu hakkı ne kadar korumuşlar? Bu hakkın bir adım ötesine ne kadar geçebilmişler? Kadınların da kendini sorgulaması lazım. Yeterli çaba verildi mi, verilmedi mi? Bu ülke bir kadın başbakan çıkarmışken, bu ülke yıllarca bir kadın başbakan tarafından yönetilmişken, bugün hala kadın haklarını konuşuyorsak, kadına şiddeti, tacizi sorguluyorsak, hala kadının sosyal hayatta erkeğin gerisinde olduğu gerçeğiyle karşı karşıyaysak; demek ki kadınlar bu davaya çok fazla sahip çıkmamışlar. Bu benim kişisel görüşüm.

Kadına karşı şiddete ve tacizin önüne geçmek için yeni bir yasa çıkarılıyor. Sizce bu ne kadar başarılı olabilecek?

Son zamanlarda ne hikmetse garip, mesnetsiz, irrasyonel demeçler okuyoruz medyada. Birileri çıkıyor, “Şu yaşta kızla evlenilebilir” diyor mesela. Kadınlara ayan beyan ikinci sınıf insan muamelesini, şiddeti, tacizi haklı çıkarmaya çalışan demeçler veriliyor. Ve akılları sıra bunları dinle bağlantılandırıyorlar. Tanrının elçisi seçildiğini ilk olarak eşiyle paylaşan, yani eşine böylesine büyük saygı duyan, değer veren bir peygamberin dinine mensup insanların kadını ikinci sınıf bir insan olarak görmesi asla kabul edilemez. Ben o saçma sapan lafları edenlerin nasıl bir kanuni yaptırımla karşı karşıya kaldıklarını merak ediyorum. Kadına yönelik hakarete varan söylemlerde bulunanlara bir yaptırım uygulanmadıysa, uygulanmıyorsa ve bu keyfiyet aynı kafadaki diğerlerini de adeta teşvik ediyorsa, bir samimiyetten söz edemeyiz. Tamam, bazı yasal düzenlemeler yapılıyor olabilir ama bizim önce sosyal bilinçaltını temizleyebilmemiz lazım. Bugün eşinden dayak yiyen, eşinden şiddet gören bir kadın karakola gittiğinde “kocandır yapma, etme” telkini ile karşılaşıyorsa yasal yaptırımlar ne kadar etkili olabilir ki? Teorik ile pratik birbirini desteklemeli. Yasa çıkarmak kadar yasanın uygulanma şekli ve kararlılığı da çok önemli.

Sergiye geri dönecek olursak, bu sene sizden yeni sergiler görecek miyiz? yurtdışından sergi davetleri alıyor musunuz?

Yeni sergi davetleri, işbirliği teklifleri var. Geçen yaz Selanik’te, bir Yunan vakfının gerçekleştirdiği fotoğraf yarışmasında jüri üyeliği yaptım örneğin. Yine Yunanistan’da, İzmir’de ve Türkiye’de bir sergi olabilir. Bu tamamen sivil toplum kuruluşlarından (STK) gelecek tekliflere ve benim de zamanımın uygunluğuna bağlı. Sakız’dan bir teklif geldi. Belki orada bir sergi olabilir. Rodos’tan bir davet aldım. İtiraf etmeliyim ki ben de artık yetişemez oldum. Fotoğraf benim hobim, asıl yerine getirmem gereken başka görevlerim var. Sergi konsantrasyon, emek isteyen bir iş. Aynı fotoğraflarla üç dört sergi açmıyorum ben, her sergide koleksiyonum değişiyor. Hal böyle olunca yeni fotoğraflar eklemem gerekiyor. Bunun için yeni foto safarilere çıkmak gerekiyor. Ben normalde yılda bir tane sergi açıyorum. Geçen kasım ayında “Tefekkür”ü açmıştım, bu yıl da İstanbul’da “Rengarenk” açıldı. Prensip olarak, biraz ara vermek istiyorum. Ama hayır işleri benim yumuşak karnım, en hassas noktam. Yine hayır amaçlı bir sergi teklifi gelirse, tüm yoğunluğuma karşın kabul ederim.

Bir serginin arkasında nasıl bir emek yatıyor?

Foto safariler

Foto safari diye adlandırdığım fotoğraf turlarım var. Arabaya atlıyorum, fotoğrafın peşine düşüyorum. Aynı ava gider gibi. Fotoğrafçılıkta avcılık gibidir aslında. Her yaptığım foto safaride de en az 500 kare çekiyorum. Bu, önemli bir rakam. Saatler süren bir çalışma. Ve müşkülpesent bir fotoğrafçıyım; bu 500 kare içerisinde, beğendiğim, sergilenmeye değer bulduğum 3-4 kare fotoğraf çıkıyor. Dolayısıyla hakkını vererek açacağım bir sergi için benim en az 10 kadar bir foto safari yapmam lazım. Hepsini inceliyorum, eliyorum. Konsepte uydurmaya çalışıyorum. Kolay değil. Birde ben bu fotoğrafları cep telefonu ile çekmiyorum. Her kare için tripot kuruyorum, ona göre teçhizatım var. Bazen tek bir kareyi yakalamak için saatler harcıyorum. Kimi kareleri çekebilmek için yüksek yerlere tırmanıyorum, farklı açılar yakalayabilmek için yere uzanıyorum, şekilden şekle giriyorum. Yakın dostlarım bilirler, foto safarilerin yoğun olduğu dönemlerde kilo bile kaybediyorum. Açacağım serginin önce benim içime sinmesi lazım. Bu yüzden titizleniyorum. Rengarenk’in önemli bir hazırlanma süreci vardı. Birçok foto safariye çıktım. Sabahları gün doğmadan yollara düştüm, farklı mekanlar, köyler gezdim.

Özellikle akıllı telefonların yaygınlaşmasıyla birlikte fotoğraf sevgisi çok geniş bir kesime yayıldı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tabii ki fotoğraf sevgisinin yediden yetmişe, çok geniş bir kesime ulaşması mutluluk verici. Evet, artık akıllı telefonlarla da çok güzel fotoğraflar çekilebiliyor. Ama altını çizmek istediğim bir husus var; gerçek fotoğraf bence fotoğraf makinesi ile çekilir. Ben bu durumu kültür çipurası ile deniz çipurası arasındaki farkla açıklıyorum. Çok benzer gibi görünseler de damağı hassas olan; ikisinin arasındaki farkı bilir ve ayırt edebilir. Ben, cep telefonu ile yapılan fotoğrafçılığı kültür çuprasına benzetiyorum. Deniz çuprası yani hakiki fotoğrafçılık, fotoğraf makinesi ile yapılır. Tripodunu kurarsın, fotoğraf makinesini üzerine bağlarsın. Uzun pozlama yaparsın. Kurarsın beklersin örneğin dolunayın çıkmasını, güneşin batmasını. Yağmurda, çamurda, soğukta sıcakta saatlerce beklediğin üşüdüğün olur. Ben çok soğuk bir kış günü dağın tepesinde dolunayı beklerken üşütüp hastalandığımı biliyorum. Fotoğrafçılık işte bu. Yoksa akşam vapurunda giderken guruptan etkilenip bir kare basmak değil fotoğrafçılık.

FOTOĞRAF ÇEKENE “FOTOĞRAFÇI” DENİR

“Fotoğraf sanatçısı” tabirine ısrarla karşı çıkıyorsunuz, neden?

Ben kelime olarak da bunun yanlış olduğunu düşünüyorum. Örneğin, Türkçede heykel yapan kişiye heykel sanatçısı mı diyoruz? Hayır, “heykeltıraş” diyoruz. Resim yapana resim sanatçısı demiyoruz, ressam diyoruz değil mi? Müzik yapan “müzik sanatçısı” değil “müzisyendir” örneğin. Aynı mantıkla fotoğraf çekene de fotoğraf sanatçısı denmesini doğru bulmuyorum. Fotoğraf çeken “fotoğrafçı”dır, bu kadar basit. Fotoğraf sanatçısı benim sadece Türkçede rastladığım bir kelime. Yabancı ülkelerdeki fotoğraf dergilerinde hep “fotoğrafçı” ifadesi kullanılır. Kaldı ki fotoğrafın sanat olup olmadığı bile ayrı bir tartışma konusudur. Fotoğrafçılığın sadece ülkemizde değil, dünya çapında duayen isimlerinden Ara Güler bile fotoğrafın sanat olmadığını iddia eder. Ara Güler bile kendisini sadece “fotoğrafçı” olarak lanse eder. Ben de açıkçası kendimi bu bağlamda sanatçı değil, fotoğrafçı kabul ediyorum. Sanat yapmak gibi bir kaygım yok. Yaptığım iş, beni heyecanlandıran, duygulandıran anların yakalayıp sabitlemek ve bunları paylaşmak. Bugüne kadar kişisel 15 sergim oldu. İlk yola çıktığım heyecanla, amatör ruhla fotoğraf çekmeye devam ediyorum. Sergilerim aracılığıyla hayır işlemek, insanlığa katkıda bulunmak ise benim için en büyük mutluluk ve onur…

 

Diğer Haberler

Savaşın enkazından  güneşin kadınlarına

Savaşın enkazından güneşin kadınlarına

Türkiye’deki yaşama adapte olmaya çalışan mülteci kadınlar, bir grup gönüllü tar...

Minik Hiranur yutkunursa ölecek

Minik Hiranur yutkunursa ölecek

Gaziantep'te yaşayan 1,5 yaşındaki minik Hiranur, yaşadığı talihsizliklerin ardı...

Çocuklarım okusun!

Çocuklarım okusun!

Down sendromlu kızları Irmak’ın ihtiyaçlarını karşılamak ve geçimlerini sağlamak...

İhtiyaç sahiplerine  ‘EL’ uzatıyorlar

İhtiyaç sahiplerine ‘EL’ uzatıyorlar

İzmir Enternasyonal Fuarı’na da katılan Robot El Derneği İzmir Grubu; parmağını,...

Engelsiz Efe

Engelsiz Efe

İzmir’de yaşayan 54 yaşındaki Osman Ertöz, 2 yaşında geçirdiği çocuk felci sonuc...

Amansız hastalığa yakalanan küçük Sevim günden güne eriyor

Amansız hastalığa yakalanan küçük Sevim günden güne eriyor

Gaziantep’te milyonda bir görülen metakromatik lökodistrofi (MLD) hastası olan 3...