Türkiye’nin utanç dosyası: Ensest

Türkiye’nin son günlerdeki en önemli tartışmalarından biri ensest. Rakamların ne olduğu elbette önemli, ama daha da önemlisi ‘bilmezden gelinen’ bu gerçekle nasıl yüzleşileceği. Hazırladığımız yazı dizisi ile ensest sorununu gündeme getiriyoruz

Türkiye’nin utanç dosyası: Ensest
SULTAN GÜMÜŞ / RÖPORTAJ
Ağrı’da Leyla bebek, İstanbul’da Eylül bebek, yakın zaman önce cesedine ulaşılan Ecrin bebek ve duyamadığımız, gizli kalmış daha nice çocuk… Önce cinsel istismara maruz kaldılar, ardından öldürüldüler. Hem de en yakınları tarafından. Küçücük bedenlere ve onların ruhlarına yapılan bu istismar Türkiye’de hızla artış gösteriyor. Bu hafta hazırladığımız yazı dizisi ile Türkiye’de ‘ensest’ sorununu anlamayı, aktarmayı ve çözüm yolları geliştirmeyi hedefledik. Alanında uzman avukatlar ve klinik psikologlarla gerçekleştirdiğimiz röportaja, İzmir Barosu Çocuk Hakları Merkezi üyeleri de destek verdi. İlkini uzman klinik psikolog Metin Olataş ile yaptığımız yazı dizisinde ‘mağdur çocukların’ ve ailelerinin ruh sağlığını, ‘film gibi gösterilen’ TV programlarının ensest üzerindeki etkisini konuştuk. TÜİK’in 2015 yılı verilerine göre yılda yaklaşık 8-10 bin çocuğun cinsel istismar mağduru olduğuna dair bilgilerin yer aldığını vurgulayan Olataş, “İnsanlar artık daha az susup daha fazla yardım istemeye başladıklarından dolayı her zaman yüksek sayılarda olan taciz ve tecavüz vakaları artık daha çok göz önünde olmaktadır. Bu sebeple bizlere vakalarda artış varmış gibi gelmektedir. Vakalarda artış yoktur, vakaların bilinirliğinde artış vardır” dedi. “Ne yazık ki ülkemizde her şey de olduğu gibi taciz ve tecavüz vakaları da birer reyting malzemesi olarak kullanılmaktadır” sözlerine dikkati çeken Olataş, “Ayrıca bu tarz programlar yapıldıktan sonra diyelim ki failler yakalanıyor; ama sonrasında ne oluyor? Koca bir hiç” dedi. Olataş, konuştuğumuz olayların ve daha fazlasının ne yazık ki her zaman yaşandığını ve bir önlem alınmazsa yaşanmaya devam edeceğini belirtti.



YILDA YAKLAŞIK 8-10 BİN ÇOCUK
Ensestin tanımını da yaparak Türkiye’deki oranını aktarır mısınız?
Daha bilmediğimiz nice olaylar yaşandı ve yaşanıyor. Bunlardan bir haber şekilde de yaşamaya devam ediyoruz. Ancak TV’de sosyal medyada karşımıza çıkarsa haberdar oluyor, bir süre duyduğumuz olayın etkisinde kalıyor, sağda solda paylaşımlarda bulunuyor ve sonrasında hepsini unutup normal yaşantımıza devam ediyoruz. Kaynaklarda ensestin tek ve kesin bir tanımını bulmak mümkün değildir. Tanım her disiplinde farklılık gösterir. Ensest için kabul edilen taciz, taciz edenin cinsel uyarılması ya da tatmini için çocuğa veya gence yönelmiş her türlü fiziksel ya da fiziksel olmayan davranışı içerir. Araştırma çerçevesinde taciz edenin kim olduğu konusunda temel ölçüt kan bağı değildir. Kan bağı olan baba, anne, ağabey, abla, amca, dayı, teyze, hala ve dede gibi akrabalara ek olarak, çocuk üzerinde anne-baba gibi otoritesi ve saygınlığı olan geniş bir akraba ve hısım grubu ensest tanımında taciz edenler arasında sayılır. Örneğin enişte, üvey anne-baba, üvey kardeşler bu gruptadır. Ensest hakkında ne yazık ki elde sağlıklı veri bulunmamaktadır. Medyada genel olarak duyduğumuz, gördüğümüz veriler ise genellikle farklı amaçlarla ortaya atılmakta ve kullanılmaktadır.      Bu konuda bize en sağlıklı veriyi vermesini bekleyeceğimiz kurum ise TÜİK’tir. Ancak orada da ensest gibi olumsuz konularda güncel verilere ulaşmak her zaman mümkün olamamakta. Geçenlerde okuduğum bir haberden anımsadığım kadarıyla TÜİK’in 2015 yılı verilerine göre yılda yaklaşık 8-10 bin çocuğun cinsel istismar mağduru olduğuna dair bilgi yer almaktaydı.



VAKALARIN BİLİNİRLİĞİNDE ARTIŞ
Bir psikolog olarak sizlere gelen çocuk mağdurların sayıları ne durumda?
Direkt bana gelen ve benim çalıştığım mağdur çocuk yok. Ancak meslektaşlarımın yapmış olduğu çalışmalardan bahsedecek olursak her geçen gün gelen çocuk mağdur sayılarının arttığını söyleyebilirim. Bence bu artışın esas sebebi insanların artık yaşantılarından utanç duymayı bir kenara bırakmaya başlamaları ve önce çocukları daha sonra da kendileri için en doğruyu seçmeye başlamalarıdır. Yani konu ile ilgili bir uzmandan yardım istemek. İnsanlar artık daha az susup daha fazla yardım istemeye başladıklarından dolayı her zaman yüksek sayılarda olan taciz ve tecavüz vakaları artık daha çok göz önünde olmaktadır. Bu sebeple bizlere vakalarda artış varmış gibi gelmektedir. Vakalarda artış yoktur, vakaların bilinirliğinde artış vardır.
Basının ya da TV programlarının bu tarz haberleri sürekli ekrana getirmesi olayların yaşanmasında etkili oluyor mu?
Bu durumun yaşanmasında TV programlarındaki artışın etkisi hem var hem de yok diyebiliriz. Yani TV’lerde yapılan programlar sadece insanlarda farkındalık yaratmak amacıyla yapılmalıdır. O zaman insanları olumsuz yaşantılardan koruyabiliriz. Ancak ne yazık ki ülkemizde her şey de olduğu gibi taciz ve tecavüz vakaları da birer reyting malzemesi olarak kullanılmaktadır. Ayrıca bu tarz programlar yapıldıktan sonra diyelim ki failler yakalanıyor; ama sonrasında ne oluyor? Koca bir hiç. Ya yakalanma sonucu ile ilgili yeterli bilgilendirici haberler yapılmıyor ya da yapılsa bile verilen cezalar caydırıcı olmuyor. Caydırıcı cezaların olmadığını görmek ve buna göre düzenlemelerin eksikliği esas sorun.
TV’DE DAĞITILAN ADALET
TV programları demişken… Son yıllarda tüm bu olayları sunucu Müge Anlı’nın programında görüyoruz. Sizce neden program öncesinde vakalar ortaya çıkmıyor, çözüm bulunmuyor? Türkiye’de cinsel istismar bile resmen ‘film’ gibi gösteriliyor. Bu denli ciddi bir konu ciddiyetini ve gerçekliğini yitirmiyor mu?
Evet, aslında devlet kanalıyla dağıtılması gereken adaletin TV yoluyla dağıtıldığını görmek ve bunların film tadında gösterilmesi insanlardaki gerçeklik ve ciddiyet algılarını olumsuz yönde etkilemektedir. Ancak demin de dediğim gibi TV’lerde program yapılması hedefe uygun olursa aslında iyi bile olabilir. Önemli olan konu insanların olayların sadece TV kanalları yoluyla çözülebileciğine dair bir algı oluşmamasıdır. Çünkü böyle olunca insanların devlete ve adalete olan inançları zarar görmektedir.
Türkiye’nin son günlerdeki en önemli tartışmalarından biri ensest olmasına rağmen ‘bilmezden gelinen’ de bir gerçek. Biz bu gerçekle ne zaman yüzleşeceğiz ve hepsinden önemlisi nasıl önleyeceğiz?
Benim alanım insan ruh sağlığı. O yüzden cezalar hakkında bir şey söylemem doğru olmaz. Bunu o işin uzmanları daha iyi bilirler. Ama bir insan olarak, bir vatandaş olarak beklentim her şey de olmasını temenni ettiğim gibi bu konuda da suç ve ceza ilişkisinin adil olması ve cezaların, yaptırımların herkese eşit bir şekilde uygulanmasıdır. Tabii ki caydırıcılık da göz ardı edilmemeli diye düşünüyorum.
Ensest üzerine yapılan çalışmaların hepsi, ensestin çoğunlukla gizli kaldığını ve ensestin toplumsal olarak da inkar edildiğini ortaya koyuyor. Namus anlayışı ensestin açığa çıkmasını mı engelliyor? Sizin gözlemleriniz nedir?
Bu konuda direkt gözlemlerim yok. Ancak varsayımlar üzerinden konuşacak olursam; birçok sorunda olduğu gibi bu konuda da etkenlerden birisi bastırılmışlık. Yani bastırılan cinsel dürtüler. Bastırılan cinsel dürtüler her bastırılmış duygu gibi daha olumsuz bir şekilde ortaya çıkar. Tabii ki de ensest olaylarını sırf bastırılmış cinsel dürtüler olarak ele almak yanlış olur. Daha doğrusu böyle ciddi bir sorunu hafife indirgemiş oluruz. Ensest konusu biyolojik, psikolojik ve sosyal bir sorundur. Birçok ruh sağlığı problemi de zaten artık biopsikososyal bir sorun olarak ele alınmaktadır. Ensest sorunu ile mücadele edebilmek için bu 3 alanın yani biyoloji-psikoloji-toplum bilimleri bilirkişilerinin gerçek anlamda çalışmaları gerekmektedir.
SALDIRGANDAN ÇOK MAĞDUR SUÇLANIYOR
Ensestle karşılaşıldığında saldırgandan çok mağdurun suçlandığı sonucu ile karşılaşıyoruz. Bu olası sonuçtan dolayı mağdur yaşadıklarını çoğu kez anlatmıyor. Fakat bahsini ettiğimiz tespit bir tarafa başka hangi sebeplerden dolayı mağdur yaşadıklarını anlatamıyor?
Ne yazık ki toplumumuzda mağduru suçlamak en kolay ve en çok tercih edilen davranış şekli. Özellikle de mağdur olan kadın, çocuk ya da hayvansa; kısacası eğer mağdur olan erkek değilse ya da başka deyişle mağdur eden özellikle erkekse diğer taraf suçlanmakta. Bundaki en büyük etken toplumdaki sağlıklı olmayan erkek merkezli bakış açısı. Erkeklik ya da erklik her zaman aklanmalıdır, onun dışında kalanlar ise suçlanmalıdır gibi bir algı söz konusu. Ayrıca mağduru suçlamak da olaya tanık olan ya da sonradan duyan kişiler için olayla başa çıkabilme konusunda en kestirme yöntemdir. ‘E o da öyle yapmasaydı’ derken aslında kişi sağlıklı olmayan bir şekilde kendisini korumaya almaya çalışmaktadır. Sorunla yüzleşerek değil sorundan kaçarak ve sorumluluk almak yerine sorumluluğu başkasına yıkarak bunu yapmaktadır. Bu durum bütün bir topluma yayıldığı zaman ise bahsettiğiniz gibi mağdurun kendini ifade edememesine sebep oluyor. Çünkü mağdur ‘Nasıl olsa beni dinlemezler, bana inanmazlar, bende suç bulurlar’ gibi düşünce kalıplarına mahkum ediliyor ve zamanla mağdurun kendisine kendisinin suçlu olduğu inandırılıyor. Durumun bu şekilde olmasındaki en büyük etkenlerden birisi demin bahsettiğimiz adalet olgusu ve toplumsal sağlıksız yapı. Mağdurun kendini anlatmaya çalışması ve kendini savunmaya çalışması ne yazık ki mağdurda yeni mağduriyetler yaratmakta. Sorsanız herkes bu durumun yanlış olduğunun farkındadır ama kim, ne kadar, ne derecede bu yanlış algıyı ve durumu düzeltmek için ne yapıyor orası ayrı bir tartışma konusu.
Ve anneler… Aile ile ilgili birçok meselede çözüm annelerden beklenir. Ensest olaylarında da annenin sorunu fark etmesi ve çözmesi bekleniyor, hatta anneler suçlanabiliyor. Bu ne kadar doğru bir yaklaşım? Sadece anne değil bütünüyle aile fertlerine ne gibi sorumluluklar düşüyor.
Toplumumuzda ne yazık ki çocukla ilgili bütün sorumluluklar annelerin sırtlarına yüklenmektedir. Özellikle de çocukla ilgili olumsuz bir olay ya da yaşantı varsa direkt suçlanan kişi anneler olmaktadır. Ancak bu düşünce yanlış olduğu kadar sağlıksızdır da. Çünkü anneler ve babalar çocuğun oluşumundan itibaren çocukla ilgili eşit paya ve sorumluluğa sahiptir. Çocuk yetiştirmeyi eğer bir takım oyunu olarak düşünecek olursak anne ve babayı da ikili bir takım olarak düşünebiliriz. Örneğin birinin sağ ayak bileği ile diğerinin sol ayak bileğinin halatla bağlanıp yapılan eşli koşuları bilirsiniz. İşte burada nasıl çiftler birbiriyle uyumlu olarak hareket etmezlerse, düşüyorlarsa çocuk yetiştiren ebeveynler de benzer bir uyuma ve dengeye sahip olmazlarsa aynı şekilde düşmektedirler. Ancak bu düşmede kaybedilen oyundaki gibi bir yarışma değildir. Kaybedilen şey bir çocuktur. Onun için çocukla ilgili iyi olan ve kötü olan her yaşantıda anne ve babanın birbiriyle uyumlu ve dengeli hareket edip edemediğine bakmak gerekmektedir. Eğer ebeveynler bu uyumu tuttururlarsa çocukla ilgili olumsuz yaşantıların en aza ineceğini ön görmek mümkündür.
HEDEFGÖSTERİLEN ANNELER
‘Çocuğuna sahip çıksaydı’, ‘Neden yalnız bıraktı?’ sözleriyle yine anne hedef alınıyor. Bu konuya ilişkin neler söylemek istersiniz?
Demin yukarıda da bahsettiğim üzere sorumluluk sadece bir ebeveyne ait değildir. Ancak bundan daha da önemlisi: HİÇ KİMSENİN HİÇ KİMSENİN HAYATINA, MALINA, IRZINA BİR SALDIRIDA BULUNMAYA HAKKI OLMADIĞI (!) gerçeğinin unutulmasıdır. Bahsettiğiniz bu suçlamalar da bu en temel insani hak olan ‘İnsanın hayatının biricik ve dokunulmaz olduğu’ prensibinin göz ardı edilmesinin göstegelerindendir. Sokakta kimsesiz bir çocuğa da kimsenin kötü bir davranışta bulunmaya hakkı yoktur. Aksine o çocuğun hemen yetkililere verilmesi ve o çocuğun güvenliğinin sağlanması gerekmektedir. Ayrıca bu bahsettiğiniz cümleler bana taciz ve tecavüze uğrayan kadınlara söylenen cümleleri hatırlattı: ‘Mini etek giymeseymiş’ , ‘O saatte orda olmasaymış’ , vb. Bir insan istediği saatte, istediği yerde, istediği kıyafetler olabilir. Bu durum o kişiye zarar verilebilir olduğu anlamına gelmez. Türkiye’de bir şehir efsanesi haline gelen, gerçek olup olmadığı o kadar da bilinmeyen İngiltere kökenli olduğu söylenen bir duruşma haberi vardır: ‘İngiliz yargıç, gece yarısı parktan geçen kızı korkutan adama, 7 yıl, 7 gün hapis cezası verince şaşıran gazeteciler sormuş: ‘Adam kıza elini bile süremedi. Kaçan kızın çığlıklarına yetişenler de adamı yakaladı. Bu ceza çok değil mi?’ Yargıcın yanıtı hukuk tarihine geçecek düzeydeydi: ‘Kızı korkutmanın karşılığı 7 gündür. 7 yıl, İngiliz kızlarının gece yarısı parkta dolaşma özgürlüklerine saldırmanın cezasıdır.’ Bu haberin gerçek olup olmamasından daha önemli olan ve esas dikkate alınması gereken husus ne zaman, nerede ve hangi koşulda olursa olsun kimsenin hayatının hiçbir şekilde kısıtlanmayacağı gerçeğidir. Bu yüzden bahsettiğiniz cümlelerin arkasına saklanmak ve mağduru/mağdur yakınını hedef almak insanlık dışı bir düşünce ve eylemdir.
PEDOFİLİ İÇEREN FİLM VE KİTAPLAR
Ecrin bebek vakasından sonra üvey amcanın internetten izlediği pornografik videolar, siteler ortaya çıktı. Daha sonrasında gündem olan ve pedofili içeren ‘Zümrüt Apartmanı’ kitabı. Türkiye’de bunlara neden izin veriliyor. Bir denetimin olmaması mı insanları bu hale getirdi?
Şahsi düşüncem kesinlikle denetim eksikliğinin bir şekilde bu durumların olumsuz gelişiminde etkisi olduğu yönünde. Bahsetmiş olduğunuz kitap yıllar evvel hazırlanmış, basılmış, dağıtılmış ve kimsenin dikkatini çekmemiş. Ya da çektiyse de herhangi bir işlem yapılmamış. Son olaylardan sonra bir şekilde ortaya çıkıyor ve gerekli işlemlerin yapılacağından bahsediliyor. En başından beri bahsettiğim gibi olaylar, yaşananlar, sorunlar tek bir şeye bağlı değil. Bütün hepsi bir araya gelip, uzun zaman süren ihmaller sonuncunda zamanla ortaya çıkıyor. Bu olayların yaşanmasında denetim eksikliğinin illa ki bir payı vardır. Direkt Ecrin bebek vakasında değilse bile diğer vakalarda mutlaka vardır.
Yaşanan mağduriyetin ardından hayatta kalabilen çocuğa karşı ne gibi tedaviler uygulanmalı?
Yaşanan olaylardan ziyade insanlarda esas yıkıcı etkiyi diğer insanların varsayımları yaratmaktadır. Yani ‘... kesin böyle ... hissediyordur’, ‘... bundan sonra ... yapamaz’ ve daha arttırabileceğimiz örneklerle mağdur olana daha büyük mağduriyetler yaşatılmaktadır. Olayı yaşamayan kişilerin varsayımları olayı yaşayanı daha büyük bir duygusal yaşama sürüklemektedir. Bu durum hem çocuklar için hem de yetişkinler için geçerlidir. Bu tutumlar içinde olumsuz her türlü etiketlemeyi de barındırmaktadır. Bu etiketler de mağdur diye adlandırılan bireylerin hayatlarını daha da çekilmez hale getirmektedir. Mağdurlara yapılacak en büyük iyilik bu şekildeki varsayımlardan uzak durmaktır. Mağdurun daha iyi bir yaşama sahip olabilmesini sağlayabilmek için ise piskolojik destek oldukça önemlidir. Bu da iyi yapılandırılmış ve sürekliliğin olduğu bir psikoterapi anlamına gelmektedir. İyi bir psikoterapinin yanında sağlanacak iyi bir sosyal destek mağdurun olayın olumsuz etkileriyle daha sağlıklı bir şekilde baş edebilmesine çok büyük etki sağlayacaktır. Çünkü insanlar hem bireysel hem de toplumsal varlıklarız, onun için psikoterapi ve olumlu sosyal destek birbirini tamamlayıcı etkiye sahip olan iyileştiricilerdir.
Son olarak neler söylemek istersiniz?
Konuştuğumuz olaylar ve daha fazlası ne yazık ki her zaman oldu, oluyor ve bir önlem alınmazsa da olmaya devam edecek. Bu konuda sorumluluk başta devlet otoriteleri olmak üzere hepimize düşmekte. Eğer toplumumuzda eğitimde, sağlıkta ve toplumsal yaşamı düzenleyen her alanda düzgün bir denetim, takip ve yaptırım sistemi olursa o zaman sorunlarda ciddi bir azalma olabilir. Bu sistemin yanı sıra eğer insanlar da neyin doğru neyin yanlış olduğu ayrımına varıp ona göre hareket eder ve toplumsal düzenin sağlanmasına en başta mağduru suçlamayıp aksine mağdurun yanında yer almaya başlarsa ve ona göre hareket ederse işte o zaman ülkemizde güzel değişimlerin yaşanmaya başladığını görebiliriz. O vakit huzurla herkes başını yastığa koyabilir.

 

Diğer Haberler

Türkiye’nin utanç dosyası: Ensest

Türkiye’nin utanç dosyası: Ensest

Türkiye’nin son günlerdeki en önemli tartışmalarından biri ensest. Rakamların ne...

İşim beni Hırvatistan’a bağladı

İşim beni Hırvatistan’a bağladı

Hırvatistan Cumhuriyeti Fahri Konsolosu Candan Çorbacıoğlu, küçük ve şirin bir ü...

Kader ağlarını örmüştü…

Kader ağlarını örmüştü…

Güney Afrika Cumhuriyeti İzmir Fahri Baş Konsolosu Tamer Taşkın, ırk ayrımlarıyl...

Balkanlar’ın Seferihisarı: Karadağ

Balkanlar’ın Seferihisarı: Karadağ

Başka ülkenin Türkleri isimli, İzmir’deki Fahri Konsolosları konu alan yazı dizi...

Başka birisi konsolos olacak sanmıştım:  Meğer benmişim!

Başka birisi konsolos olacak sanmıştım: Meğer benmişim!

Konsoloslar Birliği Başkanı ve Ürdün Haşimi Krallığı İzmir Fahri Konsolosu Ömer...