Çağdaş Cantürk

Kahkaha

Çağdaş Cantürk

canturkcagdas@gmail.com

Hemen, daha başlar başlamaz sorayım. Düşünün. Kendi kahkaha sesini biliyor musun? Hatırlıyor musun, en içten güldüğün anlarda, karnın kasılıp gözünden yaşlar akarken sesin nasıl duyuluyor? Hani yok mu, gülmemek için kendini toparladığın ama kontrol edemeden kahkahayı koy verdiğin zamanlar. Avuçlarını yüzüne götürüp, ıslanan gözlerini ovuşturup sildiğin gülerken. Gelmiyor mu aklına? Hatırlasana illa ki vardır, geçenlerde çok güldüğünü arkadaşlarınla otururken falan. Kendi kahkaha tonunu diyorum yahu, hatırlamıyor musun?

Bazen ben de durup düşünüyorum. Gülümserken çıkardığım sesi hatırlıyorum. Durduğum yerde, ‘hıh hı’ diye o sesi çıkarabiliyorum da. Fakat kahkahamın sesi nasıldı benim? diye düşünüyorum. İçten, sıcak, samimi, belki gülmemem gereken bir şeye, bilmem belki sessiz olmam gereken bir ortamda, düşen birine, bir sürprize, yavru kediye, saçma bir espriye, birinin yanlış telaffuzuna, bir toplantıda, bebeğin hareketlerine, eşşek şakasına, sosyal medyada denk gelinen videoya, altındaki kırmızı şeritte komik bir yazı yazan fotoğrafa, televizyon kanallarını gezerken denk gelinen ve izlemeye ara verilemeyen Kemal Sunal filmine, sakar Şakir’e, Charlie Chaplin’e en son ne zaman kahkahalar atarak güldük? Güldüğümüzü bile anımsamakta zorlanıyoruz, kahkahanın sesini hatırlamamak çok da şaşırtıcı olmasa gerek. Oysa ki mutsuz da değiliz. Hani bazen, bazı anlarda mutsuz olabiliyoruz veya bir durum karşısında anlık bir öfke, geçici bir moral bozukluğu yaşayabiliyoruz. Hiç de kahkaha atmıyor değiliz yani. Sesi nasıldı ama kahkahanın?

Bebeklere, çocuklara bakıyorum. Her şeye kahkahayı patlatıyorlar. Çekinme yok. Sesim çok mu çıktı kaygısı yok. Kontrolsüzce gülüveriyorlar. Doyasıya gülmek için çocuk mu kalmak gerekiyordu? Yoksa büyüdükçe mi azaldı kahkahalar?

Yaşlılara bakıyorum, onlar da çok neşeliler ve kahkaha atmaktan pek de çekinmiyor gibiler. Otobüste, vapurda, günde, markette, sokakta.. Bazı aksi ihtiyarları saymazsak, ki bence onlar daha komikler iç dünyalarında ve çaktırmamak için aksi taklidindeler, yaşlılar da gülüyor ve neşelerinden ödün vermiyorlar.

Sorun belli ki, gençler ve orta yaşlılarda.

Kendimize zaman ayıramayan bizler, neşeli dakikalarımızdan yiyoruz. Her durumun sonucunda kendimizi paylıyor, her olayı üzülmek için yeterli bir sebep sayıyoruz. Biraz vurdumduymaz, daha az takıntıları olan ve bize kalan zamanlarımızı yine bizim seveceğimiz şeyleri yaparak kullanan insanlar olmaya çabalamak gerekiyor. Büyük bir tekdüzeleşme içerisinde karakterler. Sohbetler aynı, kıyafetler aynı, saçlar, aksesuarlar, espriler, düğünler, kutlamalar, üzülmeler.. Çok standartlaşıyoruz. Farklı olarak startını verdiğimiz dünyada, yetişkinleştikçe standartlaşıyoruz. Dün yaşanan bir olayı, beş farklı kişiden dinleyince beş farklı cevap alamıyoruz. Düşünceler, yorumlar çok tekdüzeler. Düşünceleri sivrilen bazı insanlar çıkıyor ve o insanların düşünce yapısı da diğerlerine şablonmuşcasına herkes ona benziyor. Herkesin Cem Yılmaz gibi espri yapıp, Burhan Altıntop gibi tepkiler verdiği zamanları hatırlayın.

Gülmek için mutlu olmak mı gerekiyor? Mutlu olmak için mi gülmek gerekiyor? Gülmek değil mi bombalanan binaların arasındaki çocuğun fotoğrafa yansıyan umudu?

‘Her şeye rağmen’ diye cümleye başlayabilen insanlarız. Yolunda gitmeyen şeyler olur, olacaktır. Ama neşeyi yitirmek için sebep olmasın bunlar. Kahkahanın sesini unutturmasın. Nefes almayı unuttursun. O kadar gülünsün ki, ardından şöyle deriiin bir nefes alınsın içli içli gülmenin. Hay sen çok yaşa e mi, densin. Sen beni güldürdün ya, yüzünden gülümseme eksik olmasın densin. Esnemenin bulaşıcı olduğu kadar kahkaha atmak da başkalarının gülmesine sebep olsun. Serin bir sabahta çay bardağına vuran güneşe bakarken yükselen sıcak çayın dumanı gibi mutluluk, hatırlayınca dahi gülümsetsin. Gülümsedikçe yayılsın.