Selda Gürsu

Kendine Dön

Selda Gürsu

gursu.selda21@gmail.com

Toplum içerisinde basmakalıp ve tekdüzelikten kurtarılamayan, birtakım sözlerin varlığını neredeyse hepimiz biliyor ve kendimizi bu sözlere, tepkilere karşı daima hazır ol vaziyette tutuyoruz. Peki, “bunu yapmak ne kadar gerekli?” diye hiç soruyor muyuz kendimize? Ben söyleyeyim, “hayır”
Toplum bizi ne kadar ilgilendiriyor? Ya da şöyle mi demeliyim, biz toplumu ne kadar ilgilendiriyoruz? İnsanın yapacağı işi, ilgileneceği meseleleri, zaman geçireceği yakınları, okuyacağı kitapları, seyredeceği haber bültenleri, gezeceği müzeler, dinleyeceği bin bir çeşit şarkı varken bunlara dahil bile olmayıp nasıl da dil uzatabiliyorlar birbirlerinin hayatına, kararlarına, giyiniş biçimlerine, yaşam tarzlarına, dinlerine ve inanışlarına? Bana kalırsa bu hakkı onlara dil uzattığı kişilerin sessizliği ve dolaylı yoldan söylenenleri kabullenişi veriyor. Bu, bahsi geçen olay her ne kadar küçük bir şey gibi görünse de büyük bir eksikliğin adeta işsizliğin doğurduğu bir ihtiyaçtır. İnsanlar, başkalarının hayatlarına karıştıklarından ötürü o kadar çok kendi hayatlarıyla ilgilenmiyorlar ki... Görünen sahne adeta trajedi! Dün ne yediğini bilmeyenler, diğer insanların gıybetiyle günlerini, dünlerini ve yarınlarını şenlendiriyor, aman ne güzel (!)
Özgüvensiz insanlar, toplum içerisinde kendini olduğu gibi anlatmaz, mübalağa yaparak anlatır zira başka bir insandan bahsederken yerin kat be kat dibine batırır. Yaptığını da bir halt sanır. Aslında bakarsanız, kendi hakkında bir soru yöneltilse yanıt vermesi dakikalar, başkası hakkında yöneltilse saniyeler alır. Demek istediğim, kendilerini bile tanımaya vakıf olamayan birtakım laf ebeleri, kulak ve göz israfıdır. Onlara bakacak gözün görüşü, onları dinleyecek kulağın da işitme mekanizması bozulur. İnsan, bir kere o ortamda sohbete -dedikoduya- katılırsa hayata bakan pencereleri eskisi kadar berrak olmaz, meşguliyetlerinin arasından kendine bile zaman ayıramazken dedikoduya zaman ayırır olur. Bu, ikili ilişkilerinin eskisi kadar şen şakrak gitmeyeceğinin ilk belirtileri, hatta fırtına öncesi sessizliğin ta kendisidir lakin bunu fark etmesi yalnız kalınca mümkün olacaktır.
Oysa insan dobra olsa, “herkesle iyi olacağım” diyerek kendini olmadığı gibi göstermese. İnsanlara saygı gösterdiği kadar insanların eksiklerini de düzgün, iğneleyici olmayan bir dil ile belli etse ne kadar hoş olur, öyle değil mi? İnsanlarımız, dobralığın kötü bir şey olduğunu çoğu zaman işaret etseler de dobralık, sanıldığı kadar kötü değildir. Ruhu iyileştirir,  dimağa kadar ilerleyerek düşüncelerimizi insanlara doğrudan ifade etmemizi sağlar. Doğruları duymaya tahammül edemeyen birtakım kişiler de dobra insanlarla ellerinden geldiğince münasebette bulunmamaya çalışır. Zaten çoğu insan doğru bir eleştiridense yalan bir övgüyü kabullenebilme yetisine sahip; ben bu durumu artık yadırgamıyorum. Ne demişler, “Doğruları duymaya cesareti olmayanların sığındığı limandır yalan.” İnsanların ardına değil, kendi suretinize, benliğinize sığının. İnsanların ne yaptığıyla değil, kendi kazanım, eksik ve fazlalarınızla ilgilenin. Belki o zaman bazı şeyler gerçekten de olması gibi “huzurlu” olur. Ruh gibi...