Sıla Arsel

Ruhun Gıdası

Sıla Arsel

sila.arsel.96@hotmail.com

Atatürk’ün emriyle kurulmuş olan Cumhuriyetimizin ilk konservatuvarı Ankara Devlet Konservatuvarının kuruluş günü bugün. Bu konuya değinmem gerektiğini bana hatırlatan özel bir gün... İnsanlığın var oluşundan bu yana dünyanın dizilişi, doğanın hayatımıza renk saçan cıvıltılı şarkısı aslında hepsi var olan bir sanatın parçası. Öyle değil mi? Yeri geliyor kışımıza misafir olan yağmurun hırçın sesini dinliyoruz ve içimizi bir matem kaplıyor yeri geliyor ilkbaharın büyülü kuşları neşesiyle aklımızı başımızdan alıyor. İşte hepsi var olan bir sanatın parçası. Doğanın kalbinde atan müziğin dansı. Doğa bir sanat. Ve müzik, bu sanatın eşsiz bir hazinesi. Bir nevi doğayı ve doğanın parçası insanları, istemsizce ya da istemli kontrol edişimiz. Bu nedenle müziği, bir nevi insanın kanında doğrudan dolaşan bir organizma olarak tanımlıyorum. Hepimizin bildiği bir gerçek aslında, müziğin haletiruhiyemize bir nefes olması. Dinlediğimiz narin tınılarla mahmurlaşmamız ve sert seslerde dünyadan bağımsız bir ortamda kaybolmamız. Müzik insanın içine işleyen en güzel silah belki de. Nitekim Osmanlı Devleti de bu silahı en iyi işleyenlerden olup Darüşşifa Hastane içinde hastalar üstünde müzikle tedavi yöntemi kullanılmıştır. Yine daha eskiye gidersek şaman inanışında müziğin kötü tinleri kovduğu bu nedenle kişinin iyileştiği düşüncesi de yaygındı.
Konumuz müziğe genel ve yanlış bakış açımız. Müziği sadece bir eğlence aracı olarak görüyor kimilerimiz. Müzisyenlerin ise bizi neşelendirmek zorunda olduklarını düşünüyoruz. Oysa palyaçoluk kavramı başka bir şey. Müzik tinimize hitap eden bir tür araçtır evet ama hani bunun matematiksel kısmı? Yoksa müziğin algılarımızı harekete geçiren bilimin bir parçası olduğunu unutuyor muyuz?
Biliyor musunuz ezgiler de nota kağıtlarına dökülen harflerin rastgele oluşturduğu cümleler bütünü değil aslında. Evet, müzikte de harfler, kelimeler, cümleler var belki ama. Onların hiç biri rastgele dizilmiyor. Dönemsel belli kuralları ve belli kısıtlamaları var. Müzik belki de soyut bir roman gibi, birinin yaşanmışlığını ya da hayalini dinliyoruz fakat kendi düşüncelerimizle yoğuruyoruz bu hikayenin hamurunu.. Kalbimizdeki müziğin etkisiyle dinlediğimiz yani başka kalpten gelen müziğin ezgisi kenetleniyor birbirine. Bazen işte, iç dünyamızı kucakladığımız andır o an. Bedenin aynası olmaktan çıkıp ruhun aynası olan o an. Maalesef günümüzün bazı popüler müziklerinden bağımsız konuşuyorum tabi.. O kadar basitleşti ki artık müzisyenlik kavramı müziğin abecesini bilmeyen hayatlarında armoni kelimesini duymamış sözde müzisyenler türedi. Demem o ki, eli kalem tutan herkes edebiyatçı, ressam, müzisyen olamaz. Zordur sanat. Tabi bu, sanatçılar üstündür herkes beceremez anlamında bir söylem değil, yanlış anlaşılmasın. Ama nasıl okuma yazma öğrendik hepimiz öyle öğrenmeliyiz müziği de, abecesinden başlayarak. Bana kalırsa bu konuda asıl iş devletimize düşüyor aslında. Evet, ilkokullarda müzik dersi var ve flüt çalmak öğretiliyor ama bu sistemin yeterli olduğunu düşünmüyorum. Önce ritimsel kulak aşılanmalı. Böylece çocuk ilk aşamada dinlemeyi öğrenecek, sadece müziği değil etrafındaki insanları da. Bu müziğin bir getirisi. Sonra müziğin kuralları, aralık bilgisi armonisi öğretilmeli. Bu da haliyle küçük yaşta, çocuğun matematiksel zekasını geliştirecek. Günümüzde lise son sınıf öğrencilerine bakıyoruz ilkokulda öğrendiğimiz toplama çıkarma işlemlerini daha yapamıyorlar. İşte müziğin matematiğiyle bunun önüne geçilmiş olacak. Bütün çocuklara, bütün devlet okullarında zeka gelişimin yüksek olduğu daha ilkokul sıralarında öğretilmesi gereken zorunlu bir ders olmalı düşüncesindeyim. Sonra ise, devamında enstrüman dersiyle perçinlenmeli. Ama bu enstrüman öğretimi sadece blok flütten ibaret olmamalı. İşinin profesyonelleri tarafından öğretilen ve kişinin kabiliyetine göre, fiziksel yapısına göre belki keman belki piyano belki viyolonsel... Bu sayede çocuk, beyninin iki lobunu da aynı anda aktif kullanmayı öğrenecek. Böylelikle daha zeki daha düşünceli bireylerin oluşturduğu bilgiye aç daha zengin bir ülke olacağız.
Devlet yapmıyorsa biz ne yapalım diye düşüncelere kapılmayın. Devletimiz elbette böyle bir sistemi araştırıp geliştirip çok daha iyisini bulur. Ama bizim önce bireyselci düşünceden çıkıp bir toplum olarak bütünsel düşünmeyi öğrenmemiz lazım. Ve bu düşünceleri dile getirmemiz lazım. Gerekirse Milli Eğitim Bakanlığına gerekirse Cumhurbaşkanlığına mail ya da sosyal medya aracılığıyla twit atmamız lazım. Akıl akıldan üstündür, diye boşuna dememişler. Vatandaş olarak devletimizi geliştirecek düşüncelerimizi iletmeyi öğrenmemiz lazım. Neslimiz için.. Ülkemiz için.. Önce bizler elimizden geleni yapalım gerisi gelir.