İnternet sitemizde çerez kullanılmaktadır. Çerezler hakkında detaylı bilgi için Çerez Çerez Politikası. Devam etmeniz halinde çerez kullanımına izin verdiğinizi kabul edeceğiz.

Büyükelçinin gözüyle yurtdışı izlenimleri

Diplomasi yaşamındaki izlenimlerini kitaba aktaran Emekli Büyükelçi Şakir Fakılı, izlenim ve anılarıyla okuyucuyu tarihsel, kültürel ve sosyolojik çıkarımlar yapabileceği bir yolculuğa çıkarıyor

Büyükelçinin gözüyle yurtdışı izlenimleri
ÖZKAN PEKÇALIŞKAN-ÖZEL RÖPORTAJ
Çalışma hayatının büyük bölümünü kendi ifadesiyle ‘senelik dilimler’ halinde Türkiye Cumhuriyetinin diplomatik temsilcisi olarak geçiren Emekli Büyükelçi Şakir Fakılı, Budapeşte, Lefkoşe, Kuveyt, Batum ve Almanya’daki izlenimlerini kaleme alarak ‘Bir Büyükelçinin Gözünden’ kitabında topladı. Kitabında ilginç anekdotlar ve anılarına da yer veren Emekli Büyükelçi Fakılı, “Meslek yaşamının telaşı içinde unutulup gitmesini arzu etmediğim izlenimleri ve anıları, okuyucuyu sıkmayacak bir üslupla yazmaya çalıştım. Kitapta, yaşanılan olumsuz, üzücü konulara girmemeye, kişilere gönderme yaparken mümkün olduğu kadar onların pozitif yönlerini öne çıkarmaya gayret ettim. Konuları seçerken, Hariciye camiasının dışında kalan ve büyükelçilerin yaşantılarına ilgi duyan geniş okuyucu yelpazesine çekici gelebilecek hususlara değinmek istedim” dedi. Kitabıyla ilgili konuşma fırsatı bulduğumuz ve detaylı sorular yönlendirdiğimiz Emekli Büyükelçi Fakılı, gazetemize; kitabı ve düşüncelerini içtenlikle aktardı.



BATUM NOKTA TERCİHİYDİ
Öncelikle görev süreniz boyunca Türkiye’nin tarihsel ve kültürel geçmişinde izleri olan coğrafyalarda çalıştığınızı gördüm. Bu sizin işlerinizi ne derecede kolaylaştırdı ya da zorlaştırdı?
Şüphesiz Dışişleri Bakanlığında görev yapacağınız ülkeyi, kimi durumlarda önceden tercihiniz sorulsa da, son aşamada Bakanlık belirliyor. Atandığım Büyükelçilik ve Başkonsolosluklardan Trablus, Lefkoşa, Batum, Kuveyt ve Budapeşte, eski Osmanlı toprağıydı. Bunlardan Batum için nokta tercihi yaptığım doğrudur. Sebebi Sovyetler Birliği sisteminin çöktüğü bir ülkeyi yerinde görmekti. Ülkemizin bu saydığım kentlerin bulunduğu ülkelerle özel ilişkileri vardır. Bu ülkelerle kültürel ilişkiler ayrı bir önem taşır. Kültür, dil ve gelenek bağları, eski topraklarla aramızda bir tür köprü işlevi görür. Bu toprakların artık ayrı egemen devletlere ait olduğunun bilincinde olarak, karşılıklı saygı çerçevesinde kültürel alandaki ilişkileri devam ettirmek ve geliştirmek, siyasi ve iktisadi temasları da kolaylaştırır, ilişkilerde bir zenginlik meydana getirir.



Görev için gittiğiniz yerlerde insan hikayeleri ile de çok fazla karşılaşmışsınız. Bu gittiğiniz coğrafyaların karmaşık durumu ile mi ilgiliydi yoksa sizin karşınıza tesadüfler mi çıkardı?
Tabiatıyla eski Osmanlı topraklarında görev yapmanın ilginç, hatta heyecan verici yönleri vardır. Görev sırasında bazen beklenmedik biçimde, eskiye ait henüz gün yüzüne çıkmamış tarihi değerleri keşfetme imkânı elde edebilirsiniz. Aynı şekilde, Osmanlı döneminin hatıralarını devam ettirenlerin acı tatlı anılarıyla, yıkılmaya yüz tutmuş cami, hamam, türbe gibi eski ortak tarihi eserlerle, ilginç eşya veya kitaplarla karşılaşma imkanınız olabilir. Trablus’tayken bir defasında bir sebze kuyruğunda bekliyordum. Önümde duran doksan yaşlarındaki bir Libyalıyla kırık dökük Arapçamla söyleşmeye başladık. Libyalı, İtalyan işgali sırasında Derne’de askerlik yaptığını, işgale karşı kendilerini Türk subaylarının eğittiğini, o zamanlar Mustafa Kemal’in de subay olarak Libya’da bulunduğunu söyledi. O dönemden “Sağa dön, sola dön, tüfek omuza” gibi Türkçe komutları hala unutmadığını anlattı. Batum Müzesinde rastladığım eski Türkçe el yazmalarını da bu kapsamda sayabilirim. Macaristan’daki 160 yıllık Türk egemenliğinden kalan eserler de gerek korunma gerek kültürel bağlar açısından önem taşıyordu. Burada Macar makamlarının bu eserleri korumak için gösterdiği çabaları da takdirle anmak isterim. Macaristan’da iken yaşadığım heyecan verici bir gelişme de, Türk ve Macar bilim insanlarının birlikte yürüttüğü bir çalışmayla, Kanuni Sultan Süleyman’ın kalbinin gömülü olduğu türbenin bulunmasıydı. Bu keşif sonrasında türbenin etrafında yapılan kazılarda, kışlasıyla, camisiyle bütün bir Osmanlı yerleşimi ortaya çıkarıldı.



Kitabı okuduğumda göreviniz süresince ve sonrasında çözüme kavuşmayan konular ve olaylarla dertlendiğinizi gördüm. Bu görev bilinci ile ilgili bir durum muydu yoksa tarihe ve insanlara olan saygınızdan mı kaynaklıydı?
Dışişleri mesleğinde görev yapacağınız ülkeye giderken her şeyden önce o ülkenin tarihini bilmek işinizi hayli kolaylaştırıyor. Bu ülkelerden Kıbrıs ve Macaristan’ın tarihi hakkında çok sayıda kitap bulmak mümkündü. Fakat Kuveyt hakkında fazla bir şey bulamamıştım. Mülkiye’den hocam İlber Ortaylı’ya sordum, bana Prof.Dr. Zekeriya Kurşun’un, gerçekten titiz bir çalışmanın ürünü olan Körfez ülkeleriyle ilgili iki kitabını önerdi. Bu kitaplar çok yararlı oldu, hatta Zekeriya hocanın sonradan Kuveyt’e davet edilerek bir konferans vermesini sağlamıştım. Doğal olarak insanın görevini daha iyi yerine getirme isteği bu çalışmalarda önemli bir etkendir. Görevden ayrılma zamanı geldiğinde, hem kendi makamlarınızla hem de bulunduğunuz ülke makamlarıyla ilişkilerde bıraktığınız izler, yarattığınız değerler önemlidir. Diplomatların başta gelen görevi dostluğa, barışa, daha iyi bağlar kurulmasına hizmet etmektir. Belirttiğiniz gibi, gittiğimiz yerlerde birçok insan hikayesiyle karşılaşıyoruz. Bunları nasıl bulup çıkarıyoruz? Aslında bu hikayeler, bunun gibi daha birçok olay, bir misyon şefinin önünden her gün bir film şeridi gibi geçer. Önemli olan, karşılaştığınız hikaye ve olayı kafanızdaki çerçeveye, ikili ilişkilerin genel bağlamına, sizin kendi hayata bakış tarzınıza oturtabilmek, uydurabilmektir. Örneğin, tanınmış sanat ve edebiyat insanımız Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun kaybolan mozaikleri meselesi Kıbrıs’ta 1960’lara kadar uzanıyordu. Uzun süre el atılmayan bu meselenin araştırılarak bulguların ortaya çıkarılması ve kitap halinde toplanması sanat dünyamıza önemli bir hizmet olacaktı, bu da gerçekleşti. Gerçekleşmeyen işler için “dertlendiğim” konusunda haklısınız. Her büyükelçinin, görev süresi bitmeden hayata geçirmek istediği projeler vardır. Bunlar Ankara’nın talimatıyla esasen yapılması gereken bir iş olabileceği gibi, büyükelçinin bizzat kendi değerlendirmesi sonucunda ve üst makamlarının onayını alarak yapmayı yararlı gördüğü bir proje de olabilir. Uygulama sürecinde projenin ayakları yere basmaya başlar. Gelişmiş Batı ülkelerinde bu ve benzeri yenilikleri kabul ettirmek, taşları yerinden kımıldatmak, gelişmekte olan ülkelere göre zordur. Örneğin, Budapeşte’ye, Macar tarihinde de yeri olan ünlü şairimiz Enis Behiç Koryürek’in bir büstünün dikilmesi fikri, ne yazık ki sonuçlandırma mutluluğuna erişemeden ayrıldığım bir konuydu. Buna karşılık, Kuveyt’te ve Budapeşte’de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti temsilciliklerinin açılmış olması, zorluklara rağmen olumlu neticelendirilen işlerdendi.
İKİ DEVLET BİR ADADA YAŞAYABİLİR
İki defa görev yaptığınız Kıbrıs hem Türkiye hem de Doğu Akdeniz açısından çok önemli bir yere sahip. Kıbrıs davasında hiç geri adım atmadığınızı yazdıklarınızdan gayet net gördüm. Sizce Kıbrıs hala sorun mudur? Yoksa sahiplenilmesi gereken bir dava mıdır?
İki defa ve toplam beş yıl bulunduğum Kıbrıs, küçük bir ada olmasına rağmen meslek hayatımda önemli bir yere sahip oldu. Kıbrıs’a gidince, bu görevin diğer diplomatik görevlerden çok farklı olduğunu, özellikle Türk tarafını Ada’dan silerek bütün Kıbrıs’ta hakimiyet kurmak isteyen Rum tarafını izlemeye başladıktan ve Türk-Rum sınır hattını gezdikten sonra, bunun askerlik gibi, bir tür vatan toprağını savunma görevi olduğu sonucuna vardım. Tabii en önemlisi, günlük işlerimizin önemli bölümü, Kıbrıs Türk halkının uluslararası antlaşmalardan doğan hakları ve özgürlüğü için mücadele eden efsanevi lider, erdemli devlet adamı Rauf Denktaş’la ve onun dava arkadaşları ile birlikte çalışarak geçiyordu. Sayın Denktaş ve Kıbrıslı Türkler için Türkiye ile beraber olmak bir ölüm kalım meselesiydi. Nitekim ilerleyen yıllarda Avrupa Birliği üyeliği tartışılmaya başlandığında Sayın Denktaş “Türkiye’siz cennete dahi girmem” diyecektir. Şimdiki duruma baktığımızda, 1983’te ilan edilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin, devlet olarak önemli bir mesafe aldığını, buna karşılık Rum tarafının her öneriye hayır diyerek uzlaşmaya yanaşmadığını kaydetmekte yarar var. Dolayısıyla, iki devletin adada yan yana yaşamasından başka bir yol görmek mümkün değil diye düşünüyorum. Kıbrıs bence bir sorun değildir; sabırla izlenmesi, iyi anlaşılması gereken bir ihtilaftır. Uluslararası ihtilaflar aradan yıllar geçse dahi uzlaşmayla sonuçlanmayabilir. Bu nedenle bazı kaynaklar artık Kıbrıs için “Donmuş İhtilaf” tabirini kullanıyor. Türk Hariciyesi de Kıbrıs’ın tartışıldığı forumlarda meseleye yüreklice sahip çıkarak geniş deneyimler kazanmıştır. Kanaatimce Türkiye’nin bu haklı davaya sahip çıkmayı sürdürmesi, özgürlüğü için mücadele eden diğer halklara da örnek olacaktır.
İNSANLARLA BARIŞIK OLMAYA ÇALIŞTIM
Batum haricinde diğer görev yerleriniz size emirle verildi. Hiçbir görev yerinizden pişmanlığınız ya da hayal kırıklıklarınız oldu mu? Bir de bununla bağlantılı olarak kitabı yazmak için seçtiğiniz İzmir-Urla sizin için nasıl bir seçim oldu? O kadar yer ve ülke gezdikten sonra Urla size nasıl geldi?
Görev yaptığım yerlerden dolayı hiçbir zaman pişmanlık ya da düş kırıklığı duymadım. Bulunduğum yerler New York, Londra gibi büyük metropoller, gösterişli şehirler değildi, ama hepsinde işimi severek yapmaya, yeni şeyler öğrenmeye, ülkeyi tanımaya, insanlarla barışık olmaya çalıştım. Emekli olurken, eşimle yerleşmek üzere Urla’yı bilinçli olarak seçtik. Urla’nın bozulmamış bir Anadolu kasabası olması (umarım bu özellik devam eder), uygar bir şehir olan, iki kardeşimin de yaşadığı İzmir’e yakın olması seçimimizde etkili oldu. Birçok ülke dolaştıktan sonra Urla bize sıcak bir yuvaya dönme duygusu verdi. Sevimli insanları, dostlukları, esnafı, balığı, enginarı, zeytini ile Urla güzel bir yer.
Son olarak kitabınızın son bölümünde hayatınızı senelik dilimlerle yaşadığınızı ifade etmişsiniz. Bu dilimleri pasta olarak ifade edersek, sizce hangisinin tadı damağınızda kaldı. Hangi şehir ve görev yerinize tekrar çağırsalar, koşa koşa düşünmeden gidersiniz?
Meslek hayatımızı gerçekten iki ya da dört senelik dilimler halinde yaşadık. Tayin olduğum yerlerden, belki iç savaş bittiğinde Trablus dahil, hepsine tekrar giderdim. Hala hiç görmediğimiz birçok şehir ve ülke de var. Umarım salgın dönemi sağlıkla geçerse oralara da yılda bir kez olsun seyahat etmeyi arzu ediyoruz.


 

Diğer Haberler

MEB'in eğitim ordusunda 1 milyonu aşkın öğretmen görev başında

MEB'in eğitim ordusunda 1 milyonu aşkın öğretmen görev başında

Milli Eğitim Bakanlığına (MEB) bağlı resmi ve özel okullardaki 17 milyonu aşkın...

Deprem çadırları kaldırılıyor

Deprem çadırları kaldırılıyor

İzmir Büyükşehir Belediyesi 30 Ekim'deki depremin ardından, sokakta kalan İzmirl...

Konteyner kentin ilk misafirleri geldi

Konteyner kentin ilk misafirleri geldi

İzmir’deki depremde evleri yıkılan ya da ağır hasarlı olan depremzedeler, kurula...

İçişleri Bakanı Soylu: Erkeklere sesleniyorum, kendinize gelin, ayıptır

İçişleri Bakanı Soylu: Erkeklere sesleniyorum, kendinize gelin, ayıptır

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Aile İçi ve Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Değ...

Başkan A. Fuat Bodur’dan tebrik

Başkan A. Fuat Bodur’dan tebrik

Doğu ve Güneydoğu Kültür Sanat Derneği Başkanı A. Fuat Bodur ve beraberindeki he...

Kovid-19'u yenebilecek aşı çalışmalarında ilk sonuçlar umut vadediyor

Kovid-19'u yenebilecek aşı çalışmalarında ilk sonuçlar umut vadediyor

Klinik denemelerde Pfizer ve Biontech'in aşı adayı yüzde 95, Moderna'nın aşı ada...