İnternet sitemizde çerez kullanılmaktadır. Çerezler hakkında detaylı bilgi için Çerez Çerez Politikası. Devam etmeniz halinde çerez kullanımına izin verdiğinizi kabul edeceğiz.

Ayten Başabaş Dirier

AHÎLİK HAFTASI

Ayten Başabaş Dirier

[email protected]

I-AHÎLİK KURUMU
“Eğer bir yılsa hedefiniz pirinç ekin, 10 yılı hedefliyorsanız ağaç dikin,100 yılsa hedefiniz insan yetiştirin”
Günümüz devletleri, toplum hayatının şekillendirilmesinde sivil örgütlerin önemini kavramış ve görevlerinin büyük bir kısmını adı geçen örgütlere devretme eğilimine girmişlerdir. Sivil toplum örgütleri ve kurumlarının oluşması ve işleyişinde, toplumun kültürel değerleri önemli yer tutar.
Türk tarihini incelediğimizde, İlk Müslüman Türk devletleri’nden itibaren sivil toplum örgütlerinin toplumsal hayatını derinden etkilediği görülür. Bunların başında Ahilik kurumu gelir.
1- AHÎ NEDİR?
Ahi kelimesinin kaynağı ile ilgili birbirinden tamamen farklı iki görüş bulunmaktadır:
*Birinci görüşe göre; Ahi kelimesinin kaynağı Türkçe olup, "akı" kelimesinin Anadolu'daki söyleniş tarzından doğmaktadır. Buna göre Ahi kelimesi “cömert, eli açık” anlamlarına gelen “akı” kelimesinin “h” sesi ile okunmasından türemiş ve terimleşmiş bir kelimedir. Ahi kelimesinin reisler (başkanlar, liderler) için kullanılması, onun Türkçe "akı" kelimesindeki ses değişikliğiyle oluştuğu görüşünü kuvvetlendirmektedir. Nitekim, Ahi kurumunda başkanlara Ahi, diğerlerine fetâ, fityan denilmektedir.
*İkinci görüşe göre Ahi, “erkek kardeş” anlamına gelen “ah” kelimesinin sonuna birinci tekil şahıslar için kullanılan ve sahiplik ifade eden "ye" zamirinin bitişmesinden oluşan bir kelimedir. Ahi kelimesi bu haliyle “kardeşim” anlamındadır.
Eldeki verilerin çoğu ikinci görüşü desteklese de; Ahî kelimesinin, aynı zamanda tasavvufla ilgili oluşu, iki görüşün de doğru olduğunu göstermektedir. Çünkü; cömertliğe, el açıklığına, mertliğe dayanan Ahilik kurumunun vazgeçilmez kurallarından biri de, üyelerinin birbirini kardeş görmeleridir.
2- AHÎLİK NEDİR?
Ahîlik, Türk illerinde yayılmış bulunan “dinî-meslekî” karakterli kurumlardır. Bu kurumların ana kuralları; başta mensupları olmak üzere, insanlar arasında, sevgi-saygı bağlamında dayanışma ve yardımlaşma kurmaya çalışmışlardır.
3-AHİ TEŞKİLATI’NIN DOĞUŞU ve YAYILMASI
İlk Müslüman Türk Devletleri’nin tasavvuf cereyanlarını desteklemeleri ve derviş-gaziler için tekke, zaviye ve ribat inşa etmeleri, bu yaşantının yaygınlaşmasını kolaylaştırıyordu. İslâmiyet'in din olarak Türkler tarafından kabul edildiği asırda, sınır boylarını(uç) dolduran ribatlar(hanlar), mücahid dervişlerin faaliyet üsleri olmuşlardı. Bu merkezler, tasavvufun Türkler arasında yayılmasını kolaylaştırmıştır. Yeni yaşayış tarzı, Türk'ün karakterine uygundu. Bu sebeple İslâm'ı benimseyen Türkler, "derviş-gazi" kimliğine bürünüyorlardı. Ahmet Yesevi gibi mutasavvıfların fikirlerini Türkçe ile ifade etmeleriyle Ahi birlikleri, büsbütün kuvvetlenmiş ve kitleleri harekete geçirecek güce erişmişlerdir.
Devletin desteğiyle gelişen ve çeşitli isimlerle anılan tekke, zaviye ve ribatlar, başıboş bırakılmamış; devletin denetimi ve kontrolü altına alınarak, devletin gösterdiği doğrultuda faaliyet göstermişlerdir. Bu merkezler zamanla devlet için sosyal yardım, imar faaliyetleri ve askerî üsler rolünü oynar duruma gelmiş, birer kültür ve eğitim yuvası olarak devletin genel amacına hizmet etmişlerdir.
B.Selçuklu İmparatorluğu döneminde, devletin ileri gelenleri ve mutasavvıflar tarafından Anadolu, savaşçı ruha sahip derviş-gâzilere ve göçebelere hedef olarak gösterilmiştir. Bunun sonucunda, içerisinde her toplum kesitinden (esnaf, tüccar, din âlimi) insanın bulunduğu kitleler Anadolu'ya yoğun bir göç hareketi başlatmışlardır. Göç dalgaları kısa zamanda insan seline dönüşmüştür. Gerek ilk göç döneminde ve gerekse XIII. ve XIV. asırlarda Moğol istilasının etkisiyle meydana gelen ikinci göç dalgasında, Anadolu'ya gelenlerin büyük bir kısmını oluşturan Türkmenler’in arasında çok kalabalık bir sufî kütlesi bulunuyordu.
Bu dönemde tasavvuf merkezli yaşam tarzı, etkin ve yaygın bir biçimde İslâm dünyasının her tarafını kaplamıştı. Kuvvetli siyasi bir merkeziyetin bulunmayışı, hâkimiyetin küçük emirlere geçmesine ve karışıklıkların doğmasına sebep oluyordu. Karışıklıkların manevi otoriteye dayanan tasavvufî bir yaşam tarzıyla giderilmeye çalışılması, emirlerin ve sultanların şeyhlere yönelmesi ve tarikatların devlet tarafından resmen tanınması gibi sonuçlar doğurmuştur.
Anadolu Selçuklu sultanlarının güçlendiği devirde, Abbasi  halifesi Nasır, siyasi otoritesini güçlendirmek amacıyla Selçuklu sultanına “fütüvvet şalvarı” gönderdi.  A.Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev'e gönderilen heyet içinde, fütüvvet libasını kendisine takdim etmek üzere Horasanlı Evhad'ud-Din  Kirmanî ve damadı Ahi Evren de bulunmaktaydı. I.Gıyaseddin Keyhüsrev’in elçileri kabul edip, fütüvvet şalvarını giymesi bu kurumun devletin himayesi altında Anadolu'da hızlı bir şekilde yayılmasına sebep olmuştur. Fütüvvet, Horasan ve Azerbaycan'da olduğu gibi Ahîlik adı ve tamamen sufî bir karakterle yayılmıştır.
Ünlü seyahatnâmesinde Anadolu’yu “şefkat diyarı” olarak niteleyip, Ahiler’den övgüyle söz eden İbn-i Batuta, şehirlerde, köylerde, kasabalarda, hattâ dağ başlarında, geçitlerde zaviyeler kurduklarını anlatır A. Selçukluları döneminde Anadolu'da yayılan ve Osmanlının kuruluşunda çok önemli rol oynayan Ahîler; şehirlerde kurdukları tezgahlar ve iş merkezleriyle devletin ekonomik ve ticari hayatına hakim olup, dağ başlarında kurdukları derbent ve zaviyelerde de askeri faaliyetlerde de bulunmuşlardır.
Ahîlerin ıssız yerlerde kurdukları zaviyelerde gelen-geçene hizmet edildiğini anlatan İbn Batuta, buraların masraflarını karşılamak üzere vakıflar kurulduğunu da bildirmektedir. Ahi örgütlrnmesi öylesine güçlüydü ki, Anadolu Selçukluları parçalanmaya yüz tuttuğu XIII.asırda, birçok şehirde yönetimi ele almış, hatta Ankara’da bir Ahi Cumhuriyeti kurmuşlardı.Ahiler âdeta şehirlerin hazır kuvvetleriydi, ani bir baskın ve karışıklık çıktığı zaman,  tehlikeyi önleme ve ortalığı yatıştırmayı başaran tek güç idi. Keza Selçuklu sultanlarının tahta çıkmalarında ya da meliklerin mücadelesinde bunlar da taraf tutmuş, siyasi olaylara karışmışlardı.
4-AHİLERİN OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞUNDAKİ ROLLERİ
Ahîler, cihat anlayışları gereği, sürekli olarak savaş yapılan “uç” bölgelerine, Osmanlı Beyliği'nin kuruluş bölgesine yönelmişlerdir.Dönemin istikrarsızlığı, Anadolu Selçukluları'nın yönetim zayıflığı ve Moğol baskısı, Doğu Roma sınırına yönelişi hızlandıran asıl etkenlerdi
Uç'ta faaliyet gösteren Osman Gazi'nin amacı, “Allah”ın adını her tarafa yaymaktı. Bu nedenle, diğer derviş-gaziler gibi Ahîler de Osman Gazi'nin etrafında oluşan halkaya katıldılar. Osman Gazi'nin kuvvetlerine katılan derviş gaziler ve Alperenler, pirlerinin “Şu ata bin, batıya git, atın durduğu yerde in ve hemen hizmete başla” buyruğunun gereğini yaptılar. Akıncı derviş-gaziler, Türk'ün “Gökyüzünü vatanının çadırı yapma” idealini, İslâm'ın “Yeryüzünü secde yapmaya uygun duruma getirme ve zamana ezan sesiyle hâkim olma” anlayışı doğrultusunda harekete geçtiler.
Ahîlerin uçlarda, yani Osmanlı Beyliğinin kurulduğu bölgelerde çok önemli roller oynadıkları, fetihlerin gerçekleşmesinde büyük gayretleri olduğu bilinmektedir. Ahîler, fütühatı başarmak için Osmanlı ordularına yalnız örgütlü ve imanlı savaşçı sağlamakla kalmayıp, halk arasında dinî ve sosyal fikirleri propaganda etmekle de uğraşmışlardır. Onlar, faaliyete geçtikleri ülkelerin sosyal yapısında ve siyasî örgütlerinde büyük yenilikler yaparak, yeni gelenlerle yerli halkın kaynaşmasını sağlayarak fütuhat işlerini kolaylaştırmışlardır. Rum diyarının İslâmlaşmasında, derviş-gazilerin, alperenlerin ve Ahilerin büyük rol oynadıkları bilinmektedir.
Aşık Paşazade'nin varlığından bahsettiği; "Ahiyân-ı Rum, Bacıyân-ı Rum, Abdalân-ı Rum ve Gaziyân-ı Rum” Anadolu zümrelerinin “Dar’ül Harb” denilen cihat topraklarında beraber hareket ettikleri tüm kuruluş kaynaklarında geçer. Nitekim, Bacıyan-ı Rum teşkilatının kurucusu kabul edilen kişinin Ahî Evren'in hanımı olduğu, Abdal Musa ile görüştüğü ve Bacıyân-ı Rum mensublarının tezgahlarında dokunan malzemenin yeniçerilere "külah" olduğu görüşü hâkimdir.
Osmanlı Beyliğ’nin temeli atılırken, Orta Anadolu'da Ahîlik ve Babaîlik olarak iki mühim tarikat vardı. Ahî Reislerinden olup, Eskişehir civarında İtburnu mevkiînde tekkesi bulunan Şeyh Edebali, o yörenin en itibarlı ve sözü geçen ulularındandı. Tahsilini Mısır'da yapmış olan Edebali'nin kızı Malhatun'u, Gazi Osman Bey almış ve bu suretle Ahîlerin nüfûzundan yararlanmıştı. Nitekim, Şeyh Mahmut Gazi, Ahî Şemseddin ve oğlu Ahî Hasan ve sonra da Osmanlılarda Kadı, Kazasker ve Vezir olan Cendereli (meşhur tabir ile Çandarlı) Kara Halil de Ahîlerden olup, bunların hepsi Osmanlı Beyliğinin kurulmasında ve büyümesinde hizmet etmişlerdi.
Osmanlı Beyliği'nin kuruluşu sırasında önemli görevler yüklenen Ahîlik kurumunun, Beyliğin devlete dönüşmesinden sonra, bazı fonksiyonlarını yitirdiği görülür. Özellikle askerî faaliyetler içinde olan, orduya yardım eden, ona ikmal ve lojistik destek sağlayan Ahîlik, bu faaliyetlerini daha sonraları yürütememiştir.
Aynı zamanda bir Ahi reisi olan sultan I. Murat döneminden itibaren, Ahîlik kurumunun “eli bayraklı, beli kuşaklı” kısmı, yeniçerilerin temelini oluşturarak, bu faaliyetini sona erdirmiştir. Devletin silahlı gücü oluştuktan sonra, bu faaliyetin son bulması normal bir sonuç olarak değerlendirilebilir. II.Murad ve Fatih dönemlerinden sonra ise, pek çok fonksiyonlarını kısmen veya tamamen kaybeden Ahilik kurumu, bir esnaf teşkilâtına(Loncalar) dönüşmüştür.
Sonuç olarak, Ahî Evren'in Anadolu'ya gelmesiyle birlikte Ahilerin örgütlenmeye başladıkları,  kurumlarının çok geniş bir alana yayıldığı, Selçuklular zamanında ekonomik ve ticârî faaliyetlerinin yanı sıra, askerî ve siyasî faaliyetlerde de bulundukları, Osman Bey’in kısa bir süre içinde ün ve güç kazanmasında etkin rol oynadıkları, I.Murad’ın tahta geçmesinde etkili oldukları, Fatih döneminde bir esnaf teşkilatına döndüklerini söyleyebiliriz.
5-AHÎLİK KURALLARI
Fütüvvetnâmemelere göre yiğitliğin ilkeleri altıdır. Yiğidin üç şeyi bağlanır, üç şeyi açılır.
*Kapalı olanlar: 1-Gözü kötü bakışlara, 2-Ağzı kötü sözlere, 3-Eli haksızlıklara ve zulümlere bağlanır.
*Açık  olanlar: 1-Kapısı konuklara, 2-Kesesi kardeşlere, 3-Sofrası bütün fukaraya açılır.
*Diğer kurallar:
Doğruluk, Cömertlik, Misafirseverlik, Hayalı olmak, Kötülüğe iyilikle karşılık vermek, Yemekte kusur aramamak, Güvendiği kimsenin evine davetsiz gitmek, Yaptığı işten karşılık beklememek, İnsanlarla güzel geçinmek, kaynaşmak, Sevgiyi devam ettirmek, Dostları ve komşuları gözetmek, Beşeri  kusurlarda dostları idare etmek, Gücü varken affetmek, Başkalarının kusurlarını bırakıp, kendi kusurlarıyla uğraşmak, Şefkatli olmak, başkalarını kendisine tercih etmek,Hiçbir durumda yaltaklanmamak,Zenginse, fakîri hiçbir sebeple hizmetinde kullanmamak, Verenin de, alanın da Allah olduğunu bilmek, Kerem sâhibi olmak: Gelmeyene gitmek, vermeyene vermek, kötülük edene iyilik etmektir, Alçak gönüllü olmak, kendini beğenmişlikten kaçınmak, Hiç kimseyi azarlamamak, Sır saklamak, Hizmette ve vermede ayırım yapmamak.
*Ticaret Ahlâkı-Tüketici Hakları          
Hakkını bil, Hakkına razı ol, Hak al hak ver, Hileli ve çürük mal satma, Kalitesiz  mal üretme, Bir başkasının malını taklit etme, Noksan tartma, bozuk terazi kullanma…
Görüldüğü gibi Ahilik güzel ahlâka dayanır. Ahî ruhunu taşıyan ve yaşatanlara selâm olsun…